Foruma hoşgeldin 👋, Ziyaretçi

Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için foruma kayıt olmalı ya da giriş yapmalısınız. Foruma üye olmak tamamen ücretsizdir.

Özgün Konu Yeni başlangıçlara yelken acarken! (6 Izleyici)

Katılım
3 May 2020
Mesajlar
16,561
Çözümler
12
Tepkime puanı
44,439
Puan
113
Konum
FK
Web sitesi
forumkalemi.com
Bu bir nevi deneme yazilarindan olusan hikayelendirme çalışmasıdır…


I
Çoraklaşmış topraklar,
Uzun zaman kurak, filiz vermeyen bir dünya.
Herkesin son dediği bir zaman dilimi ve yeni başlangıçlara gebe bir belirti.
Yasemin tomurcukları uçuşuyor uçsuz bucaksız çölde …
Deli danalar gibi , yolunu kaybetmişçesine…
Belkide onu arıyordur ,
Onsuzluğun olmadığı bir dünyada onunla yeniden başlamak.
Yeni bir dünyaya ışık tutmak gibi ,
Zifiri karanlıkları delen ,
Deli kızı…

Ona ithafen…

II

Her şey çok karmaşık , varla yok arası …
Yokoluşu , tükenmişliği görerek devam eden bir hayat…
Mücadele ama umutsuzca
Hunharca ama boşa…
Yeni başlangıçlara ne takat var ne heves,
Umudun yitirildiği yerde ,
O bıcır bıcır bir deli…
Herşeye rengini veren…
 
Son düzenleme:
3.

Belkide varlığı herşeyi güzelleştiriyor , farkında değil…
Sonsuzluğa kafa tutuyor ama zamanı değil,
Anı yaşıyor tüm benliği ile ,
Mavi gök , kızıl çöl …
Onunla harmanlanıyor herşey
Biraz mahsur biraz hüzünlü , belkide geçmişin hazanını taşıyor heybesinde .
Dünya ona yük o kendine…


Uzun uzun bakıyor ufaklara ,
Ne bir han ne nir yolcu , ıssız çölde yanlız başına ,
Belki yarınlara unut beslemeyi bırakmalı , düşünceli …
Ama yarınlarını güzelleştirecek yolcuyu arıyor gözleri
İç çelişkileri , yumak yumak korkuları , ıssız dünyada yalnızlığı
Belkide bir sona yaklaşıyor , belkide başlangıçlara…

Bulutlar herzamanki gibi onu takip ediyor
Amansız bir rüya mı yoksa serap mı ?
Çözemiyor aklı ile oynayan bu durumu .
Belki gölge belki umut
Bilmiyor ama arayışta bir yanı , bir yanı ise tamamen ölü


Uzak çok uzaklarda bir karartı , uçsuz bucaksız çölü yatan bir karartı. …
 
Son düzenleme:
4.

Güneş, kızıl bir bıçak gibi göğü yararken çöl, sessizliğin en gürültülü haline bürünmüştü. Kumların üstünde yürüyen adam, adımlarıyla zamana iz bırakıyor, rüzgâr ise her şeyi silip yeniden başlatıyordu. Adı William’dı. Hayatı boyunca aradığı her şeyin adı da buydu zaten: derinlik.

William sıradan biri değildi. Kitapların arasında büyümüş, yıldızları gözleyen, aşkı sadece satırlarda değil, gerçek hayatta da tatmak isteyen bir adamdı. Ama hayat, ona hep denklem gibi ilişkiler sunmuştu. Mantıklı ama duygusuz. Estetik ama ruhsuz.

Bir gün her şeyi ardında bıraktı. Şehri, kalabalığı, kütüphanesini, sessizliğini… ve yollara düştü. “Aşk” diyordu, “bir harita istemez. O bir seraptır ama onu gerçek kılan, ona inanan gözdür.” İşte bu yüzden, uçsuz bucaksız çöllerde, tek başına yürüyordu.

Yıllardır aynı rüyayı görüyordu: Kum fırtınasının ortasında, bir çift göz. Ne yüz, ne beden… Sadece gözler. Bir bakışta roman yazdıracak, bir ömre bedel bakışlar. Onları bulmak istiyordu. Belki bir delilikti, ama neydi aşk zaten akılla açıklanabilen?

Geceleri yıldızlarla konuşuyor, gündüzleri hayalle hayal kırıklığı arasında mekik dokuyordu. Bir sabah, serinliğini yitirmemiş bir vadide ilerlerken, karşıdan bir siluet belirdi. Yavaşça yaklaştı. Gözlerini kısmak zorunda kaldı, çünkü karşıdan gelen ışık değil, bir çift gözün yakıcılığıydı.

Kadın, hiç konuşmadı. William da konuşmadı. Sözlere ihtiyaç yoktu. Onlar yıllardır birbirini bekleyen iki cümleydi. Ve nihayet nokta koyulmuştu.

Kadının adı Hande’ydi. O da bir arayıcıydı. Kalbinin sesiyle yürüyen, kelimelere âşık, gözleriyle hikâyeler yazan biriydi. Her adımıyla geçmişinin yükünü silmeye çalışıyor, her nefesiyle geleceğe tutunuyordu. William’a baktığında, sanki yıllardır içini kemiren tüm sorular, tek bir cevaba dönüşüyordu: İşte bu.

William, kadının bakışlarında kendini gördü. Hande, adamın sessizliğinde huzuru. Göz göze geldiler, nefes almayı unuttular, zaman durdu. Kumlar fısıldaştı, rüzgar bir sır verir gibi esti. Ve o an…
 
Son düzenleme:
5.
Göz göze geldiler. Bir şey söylemeye gerek yoktu. Çünkü onların yerine duygular konuşuyordu.

William, Hande’ye doğru bir adım attı. Hande ise gözlerini kaçırmadan karşılık verdi. Kumlar ayaklarının altında inatla sessizliğini sürdürüyordu. Ne bir merhaba, ne bir “sen kimsin?”… Bu tanışma, bir ömrün beklediği suskunluktu.

Ve yürümeye başladılar.

Yan yana… ama birbirlerine dokunmadan. Çünkü aşk bazen dokunmak değil, dokunmamayı da seçebilmekti. Konuşmadılar. Ama her adımda birbirlerine daha da yaklaştılar. Sözlerin boğabileceği incelikte bir bağ oluştu aralarında.

Rüzgar hafifçe esiyor, William’ın atkısını Hande’nin omzuna değdiriyordu. Hande’nin saçları ise William’ın zihninde yer edinmiş bir şiirin devamı gibiydi. Zaman, 16 Şubat 2025 sabahı, kumların üstünde durdu.

O gün, çöl bir aşkın tanığı oldu.

Aşk henüz isimlenmemişti. Ne “biz” olmuşlardı, ne “aşık”. Ama orada, o gün, bir şey başladı. Ve bu başlangıç, yılların getiremeyeceği bir derinlikle sessizce kök saldı.

Kumlar ayak izlerini yavaş yavaş silerken, onlar ilerlemeye devam etti. Her iz siliniyor, ama her adım daha çok iz bırakıyordu kalpte.

Ve hâlâ konuşmadılar.

Çünkü bazen iki insan konuşmaz… ama bütün evren onların duygularına kulak kesilir.
 
Son düzenleme:
6.
Kumlar suskun, rüzgar sessizdi. Ama William’ın içinde bir fırtına kopuyordu. Hande’nin bakışı, sustuğu her şeyi anlamış gibiydi. Yürüyüşleri, bir rotadan çok bir yüzleşmeye dönüşüyordu. Her adım, içlerinden bir parçayı daha dışarı çıkarıyor, kabukları usulca soyuyordu.

Bir vadinin kıyısına geldiler. Rüzgar yön değiştirdi. Hava ağırlaştı.

Ve orada… bir iz. Eski bir not defteri, yarı gömülü kumların arasında. William eğildi, parmakları titreyerek aldı onu. Sayfalar yıpranmıştı ama birini hemen tanıdı. Kendi el yazısıydı. Yıllar önce çöle yaptığı ilk yolculukta, kalbinden taşıp da kâğıda döktüğü kelimeler…

“Bir gün biri gelecek. Gözleriyle susturacak tüm yalnızlığımı.”
O yazıyı okurken Hande yaklaştı, William’ın elindeki sayfalara baktı. Gözleri buğulandı, çünkü sayfanın arkasında tanıdık bir sembol vardı. Bu defter bir zamanlar onun da ellerindeydi. Yıllar önce, bir kitapçının ikinci el rafında bulmuş, sayfalarını okuyup deftere notlar almıştı. Ve sonra… bir gün onu kaybetmişti.

Kaybettikleri aynı defterdi.

Yani aslında onlar, yıllar önce bir sayfanın iki yüzüydü.

El ele değildiler ama artık kalpleri birbirine temas etmişti. Bu rastlantı, kaderin en sessiz ama en çarpıcı haykırışıydı.

İkisi de konuşmadı.

Ama William, defteri Hande’ye uzattı. Hande, sayfalardan birini çevirdi. Altta kendi çizdiği bir satır vardı:

“Bir gün biri bu satırı okuyacak ve ben gözlerinden tanıyacağım onu.”

Göz göze geldiler. Kalplerindeki geçmişin acısı, kaybolmuşlukları, yalnızlıkları o anda tekrar yükseldi. Gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Ama bu, ağlamaktan çok arınmaktı.

Çünkü o anda… geçmişin bütün kırık aynaları, gelecekteki ışığa dönüşüyordu.

William hafifçe başını eğdi. Hande’nin yüzünde, gözlerinin kenarında bir gülümseme kıvrıldı. Sessiz ama umut dolu bir tebessüm.

Kumlar altında kalmış anıların üzerine, artık yeni bir hikâye yazılıyordu.

Ve çölde güneş bir kez daha doğdu — ama bu kez sadece gökyüzünde değil, iki kalpte birden.
 
Son düzenleme:
7.

Gün, kumlara altın bir örtü gibi serilirken William ve Hande, eski defteri sessizce aralarında taşıyarak yürümeye devam ettiler. Artık yan yana değildiler sadece — aynı hikâyenin içine birlikte yazılmaya başlamışlardı.
Vadinin ötesinde, rüzgarla şekillenmiş doğal taş kemerlerinin oluşturduğu bir geçit vardı. Gölgelikler uzadıkça geçmişin yankıları da artıyordu. Adımlar ağırlaştı. Hande’nin içinden bir şey kıpırdadı. Yıllardır sakladığı bir anı, kumun altındaki bir çıtırtı gibi yüzeye çıkmak istiyordu.
Geçidin gölgesine vardıklarında durdular.
William, defteri kapattı. O an, Hande derin bir nefes aldı ve ilk kelimeler dudaklarından döküldü:
“Ben… burada birini bırakmıştım.”
Sesi fısıltı kadar hafifti, ama içindeki ağırlık yüzyıllık gibiydi.
William ona baktı. Gözlerinde yargı yoktu. Sadece merak değil, anlayış da vardı. Hande yere çömeldi, avuçlarını kuma bastı.
“Yıllar önce… birini çok sevdim. Ama o, çölün derinliğinde kayboldu. Geri dönmedi. Onu ararken kendimi kaybettim. Bu defteri bulduğumda, ilk kez yeniden yazmak istemiştim. Ama sonra onu da kaybettim. Sanırım, artık aramayı bırakmam gerekiyordu.”

William sessiz kaldı. Hande başını kaldırdı.
“Sen?” diye sordu. “Sen ne bıraktın geride?”
William bir süre sessizce gökyüzüne baktı. Gözlerini kısmadan, doğrudan güneşe.
“Bir seçim yaptım,” dedi. “Bir hayatı bırakıp geldim. Beni seven ama anlamayan insanları… kalabalığı… beni dinleyen ama duymayanları… Sessizliğe kaçtım. Ama içimdeki ses susturulmadı.”
Sonra cebinden küçük bir pusula çıkardı. Eskimişti. İğnesi artık kuzeyi göstermiyordu.
“Bu pusula bana doğru yolu hiç göstermedi. Ama belki de önemli olan yön değil, yolda kim olduğunmuş. Ve sen…” dedi, Hande’ye bakarak, “…sen o yolda kaybolduğum yerde bir izsin.”

O an rüzgar biraz daha sert esti. Gökyüzünde bir kum fırtınası yaklaşırken ikisi de başlarını yukarı çevirdi. Ufukta eski bir şekil beliriyordu. Sanki geçmişin bir gölgesi, fırtınayla beraber üzerlerine geliyordu.
Ama bu kez kaçmadılar.
El ele değillerdi hâlâ, ama göz göze…
Korku gözlerinde kısa bir süreliğine dans etti. Ama ardından, çok daha güçlü bir şey ortaya çıktı: umut.
Çünkü artık yalnız değillerdi.
Kum fırtınası yaklaşıyordu. Geçmiş bir kez daha onları sınamak üzereydi.

Ama bu kez, birbirlerinin gözlerinde sığınacak bir yerleri vardı.
 
8.

Kum fırtınası yaklaştıkça gökyüzü turuncudan griye döndü. Ufuk bulanıklaştı. Doğa, onların iç dünyasını taklit ediyor gibiydi: eskiyle yeninin çatışması, suskun bir savaş…
Hande yere diz çöktü. William hemen yanına çömeldi. Rüzgâr artık yüzlerine çarpıyor, gözlerini yakıyordu. Ama kaçmadılar.

Tam o anda, fırtınanın içinden bir siluet belirdi. Kumların içinden gelen gölge, ne bir insan kadar netti ne de bir hayal kadar belirsiz. Ama Hande tanıdı. Gözlerini kısarak fısıldadı:
“Bu o…”
William sormadı. Hande devam etti.

“Kaybettiğim kişi. Sandım ki yok oldu… Ama sadece gitmiş. Şimdi geri dönüyor.”

Siluet yaklaştı, ayırt edilebilir hâle geldi. Gerçekti. Zamanın yıprattığı ama tanıdık bir yüz. Hande’nin kalbinde yıllar önce donmuş bir an, tekrar canlandı.

Adam gözlerinin içine baktı. “Seni aradım,” dedi. “Geç kaldım… ama hâlâ geç değil, değil mi?”

William hafifçe arkasını döndü. Gözlerini kaçırmadı ama geri de durmadı. Sadece bekledi. Sessizce. Hande’nin bir şey demesine gerek yoktu — bu, onun seçimiydi. Bu fırtına, Hande’ye aitti.

Zaman yavaşladı.

Bir yanda geçmiş… Onun uğruna dökülen gözyaşları, yarım kalan cümleler, “belki bir gün”ler…

Diğer yanda William… Sessizliğiyle konuşan, gözüyle kalbine dokunan, yeni bir hayatın mümkün olduğunu hissettiren adam…

Hande ayağa kalktı. Gözleri yaşlı ama kararlıydı.
Bir adım attı. Kum gıcırdadı. Ardından bir adım daha.
Fırtına ortasında, iki adam arasında, kadın gibi değil — kendi hikayesinin yazarı gibi durdu.

Ve sonra…
 
9.

Ve sonra…
Hiçbir şey söylemedi.
Hande, iki adam arasında durdu. Rüzgar saçlarını savurdu, defter bir süreliğine elinden uçtu. Ama hiçbir şey için eğilmedi. Ne geçmişin gözlerine baktı, ne geleceğin sessizliğine sığındı.

Sadece kendi içine döndü.
Çünkü ilk kez dışarı değil, içeri bakması gerekiyordu.
William, arkasında duruyordu. Onunla gelmesini beklemiyordu. Onu anlıyordu. Yani, gitse de susacaktı. Kalsa da… yine susacaktı. Çünkü gerçek sevgi, bir karar almaya zorlamak değil, karar alınana kadar bekleyebilmekti.

Geçmişteki adamın gözleri bir umut aradı. Ama Hande ona dönüp sadece bir şey fısıldadı:
“Artık seni hatırlamakla yetinmeyi öğrenmeliyim.”

Sonra William’a döndü. Ona da bir şey söylemedi. Gözlerinde “şimdi değil”in ağır ama dürüst ifadesi vardı.
Ve sonra, sırtını ikisine birden dönüp çölde yalnız yürümeye başladı.

Ne geçmişin yükünü taşıyordu, ne geleceğe sığınmıştı.
Kumların üzerinde kendi izini sürmeye karar vermişti. Belki kısa, belki uzun… ama sadece ona ait bir yolculuk.

William onun ardından bakmadı. Başını eğdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “İşte bu…” diye mırıldandı içinden. “Gerçek bir kadın, önce kendi yolunu yürür.”

Gökten düşen ilk damlayla fırtına durulmaya başladı.
Çölde ilk kez yağmur yağdı o gün.
Ve tarihler 16 Şubat 2025’i gösterirken, bir aşk başlamadı belki…
Ama bir kadının kendine dönmesiyle gerçek bir aşkın zemini atıldı.

Çünkü bazı aşklar hemen başlamaz.

Bazı aşklar… kendini seçen bir kalbin ardından gelir.
 
10.

Hande kumların içinde uzaklaşırken William, bir çöl taşının üzerine oturdu. Gökten yağan birkaç damla, alnına düştü. Gözlerini kapattı. Yağmur damlası gibi, onun da içinde birikmiş duygular vardı. Yavaş yavaş çözülüyordu.
Hiçbir kelime duymamıştı ondan. Hiçbir söz söylenmemişti. Ama bazı sessizlikler, bir haykırış kadar güçlüydü. Ve William, o sessizlikte ne kaybettiğini değil… ne beklemesi gerektiğini anlamıştı.

Kendine ilk kez itiraf etti:
Ben, ona doğru yürürken kendime rastladım.
O, Hande’yi ilk gördüğünde aşık olmamıştı — onun bakışlarında bir yol görmüştü. Ve şimdi, o yol bir süreliğine başka bir yöne sapmıştı. Bu ayrılık değildi. Bu bir boşluktu. Ve William o boşluğu doldurmak istemedi.

İçinden geçirdi:
“Beni seçmemesi acı vermiyor…
Kendini seçmesi umut veriyor.
Çünkü bir gün, kendine vardığında…
Belki yine yolu buraya çıkar.”

Çölde yalnız kalmıştı ama yalnız hissetmiyordu. Çünkü Hande oradaydı — içinde. Onun susuşu, bir şarkının nakaratı gibi tekrar ediyordu kalbinde. Ve her yankı, William’ı daha çok derinleştiriyordu.
Kumlara çizdiği tek bir satır vardı o gün:
“Beni beklemen gerekmiyor,
Ama ben sen dönene kadar eksik kalacağım.”

Güneş yeniden yükselirken, William o taşın üzerinden kalktı. Hande’nin gittiği yöne bakmadı. Kendi yoluna devam etti.
Çünkü onu beklemek demek, yerinde durmak değil…
Kendini tamamlamak demekti.

Ve çöl…
Bu kez sessizliğe değil, sabırlı bir sevdaya şahitlik etmeye başladı.

William yürüyordu. Çöl, artık ona düşman değil, yoldaş olmuştu. Kum taneleriyle konuşmayı öğrenmişti sanki. Her adımda, Hande’nin ismini fısıldayan bir rüzgar eşlik ediyordu ona.
Elinde hâlâ eski defter vardı. Arada açıyor, yazmıyordu. Sadece boş sayfaları izliyordu. Çünkü Hande yokken yazmak… yarım cümleleri çoğaltmak gibi geliyordu.
Ama sevdası azalmıyordu.
Tersine… Sessizlikte büyüyordu.

Hiçbir beklentisi yoktu William’ın. Ne bir geri dönüş, ne bir teşekkür.
Onun sevgisi, karşılık bekleyen türden değildi.
Bir çiçek gibi, kendi toprağında açıyor, kendi yağmurunda sulanıyordu.

Geceleri gökyüzüne bakıyordu.
“Acaba Hande de şu an aynı yıldızı görüyor mu?” diye düşünüyordu.
Cevap önemli değildi. Soru bile yeterince güzeldi.
Çünkü William için Hande, artık bir insan değil, bir his olmuştu.
Yani uzaklaşınca eksilten değil, içte yaşayıp güç veren bir his.

Bir gece, yıldızların altında çölde küçük bir taş yığını yaptı. Her taşı bir kelime gibi dizdi.
“Seni seviyorum…” demedi.
Ama taşlar şöyle duruyordu:
“Eğer yolun bir gün kaybolursa, ben buradayım.”
Ve sonra başını gökyüzüne kaldırdı, fısıldadı:
“Ben seni beklemiyorum Hande…
Sadece seni seviyorum.
Ve bu, beklemekten daha sonsuz bir şey.”
Çünkü William için sevgi, sesle değil, sabırla var olan bir şeydi.

Ve onun sabrı, çöldeki en eski taş kadar yerindeydi.
 
11.

Çölde yalnız yürümek sessizlikle başlamaz, kendinle kalmakla başlıyordu. Hande ilk kez sadece ayak izlerini takip etmiyordu — içinden geçenleri dinlemeye başlamıştı.
Belki William geride kalmıştı, ama onun sessizliği hâlâ Hande’nin kulaklarında yankılanıyordu.
Her rüzgar esişinde bir kelime hatırlıyordu:
William’ın dudaklarından dökülmeyen ama gözlerinde sakladığı cümleler…

“Ben seni beklemiyorum…”
“Sadece seni seviyorum…”

O sözler hiç dile gelmemişti. Ama Hande, gözlerinde sessiz çığlığında okumuştu. Çünkü bir kadın, gerçekten sevildiğinde, bunu gözlerden okur… sessizlikten bile duyar.

Yalnız kaldığı o ilk gece, sırtını bir kaya parçasına yasladı. Gökyüzünde William ile aynı yıldızlara baktı.
William’ın baktığı yıldızı seçti içinden.
Ve fısıldadı:

“Sen sustun, ben anladım.
Sen sustun, ben çoğaldım.
Ben gideyim diye sevmişsin sen beni.”

Tan ağardığında yürümeye devam etti.
Bir vadide, yere yarı gömülmüş bir taş yığını fark etti.
Yaklaştı. Taşlar rastgele dizilmiş değildi.
Sanki biri bilerek dizmişti…
Kalbi sıkıştı. Eğildi.
William’ın ellerini hayal etti, o taşları yerleştirirkenki halini.
Taşların arasındaki boşluğa parmaklarını koydu. Orada bir sıcaklık hissetti.
Ve fısıldadı:

“Ben de seni beklemiyorum William…
Ama kalbim senden yana hep açık kalacak.”

O an anladı ki, yalnızlık bir ayrılık değilmiş.
Yalnızlık, sevdayı pişiren en derin ateşmiş.
Ve Hande yürümeye devam etti.
Ama bu kez her adımda bir şey taşıyordu:
Bir adama ait olmayan, ama bir adamda yankılanan sevgiyi…

Belki de o taşlara geri dönecekti bir gün.
Belki William çoktan başka bir yola sapmış olacaktı.
Ama Hande artık korkmuyordu.
Çünkü biliyordu:
Gerçek sevgi… yerinde durmaz ama yolda da kaybolmaz.
 
12.

Zaman geçti.
Çöl hâlâ aynıydı… ama onlar değişiyordu.
Hande uzak bir bölgede, bir grup gezginle karşılaştı. Geçici sohbetler, sahte gülümsemeler, kısa vedalar… Herkes kendi yoluna gidiyordu. Ama Hande bir türlü tam olarak kendini bir yere ait hissedemiyordu.
Çünkü aitlik, bir coğrafya değil… bir kalp meselesiydi.

Geceleri kamp ateşinde otururken hep aynı soruyu duyuyordu içinden:
“Acaba William hâlâ orada mı?”
Sonra hemen kendi kendine cevap veriyordu:
“Orada olup olmaması hiç önemli değil.
O içimde… her yerde.”
Ve her sabah, doğuya doğru uzun uzun baktı. William’ın yürüyüp kaybolduğu yöne… onun Williamdan uzaklaşarak geldiği yöne…
Gözlerini kısıp bir siluet aradı. Lakin hiçbir zaman yürüyüp ona gelen birini bulamadı.
Yine de…
Bir gün bile vazgeçmedi bakmaktan.



William ise, çölde yalnız başına çadır kurmuştu. Günlerini sessizlikle, gecelerini Hande’yle yaşadığı birkaç anıyı deftere çizerek geçiriyordu. Yazmak, onun için artık anlatmak değil, beklemekti…
Bir gün defterine şunları karaladı:
“Onu düşünmeden geçen hiçbir saatim yok.
Ama onu özlemenin bir güzelliği var.
Çünkü özlemek, içimde onu yeniden bulmak gibi.”
O da sabahları batıya dönerdi.
Hande’nin gittiği , onusa geldiği yön…
Elini gözlerine siper eder, sonsuz kumlara bakardı.
Hiçbir iz yoktu.
Ama o iz aramıyordu.
Çünkü bazı özlemler, bir iz değil, bir dua gibi yaşanırdı…
William, defterin arasına bir not sıkıştırdı bir gece:
“Seni özlüyorum, Hande.
Ama geri dönmeni değil, kalbimin senden taşmasını bekliyorum.
Çünkü belki sen dönmezsin,
Ama ben sana döneceğim.
Her adımda, biraz daha içime çekerek seni.”



İki kalp… İki uzaklık…
Ama aynı yıldızlara bakan iki insan…
Aynı dili konuşmadan, aynı hissi taşıyordu.
Ve çöl, onların özlemlerine ev sahipliği yapıyordu.
Her kum tanesi bir bekleyiş,
Her rüzgar esintisi bir hatıra…
Zaman onları daha da büyütüyordu.
Çünkü bazı aşklar, buluşmadan önce olgunlaşır.
Ve onlarınki…
Yavaş yavaş derinleşen, sabırla büyüyen, isimsiz ama vazgeçilmez bir sevdaydı.
 
13.

Hande, yürüyüşlerinin ve arayışlarının sonunda bir şehre ulaştı. Çölde yalnız yürüyen biri için şehir, bir vaha gibi görünmeliydi. Ama Hande için… burası bir boşluktu.
Dolu sokaklar, yüksek sesle pazarlık eden tüccarlar, baharat kokularına karışan çöl rüzgarı… İnsanlar bir yerlere yetişiyor, hayat akıyordu. Ama o, bu kalabalıkta bile yalnız hissetti.
Bir pazar tezgahının önünde durdu. Eski kitaplar satılıyordu. Tozlu sayfaların kokusunu içine çektiğinde… William’ın defteri geldi aklına.
William, yazarken hep susardı. Sanki her kelimeyi, içindeki en derin yerden söküp çıkarıyordu. “Yazmak, beklemek gibidir,” demişti bir keresinde. O zamanlar ne demek istediğini tam anlayamamıştı Hande. Ama şimdi… burada, kalabalık içinde yalnız başına dururken… anlıyordu.
Kitaplardan birini açtı. Rastgele bir sayfa. Gözleri şu cümleye takıldı:
“Bazı aşklar konuşulmaz.
Bazı aşklar, özlendikçe büyür.”
Kitabı kapattı. Titrediğini fark etti. Ve gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı.
Rüzgar esti. Ve o an… William’ın kokusunu duyduğunu sandı.


William, kamp ateşinin başında oturuyordu. Çöl geceleri soğuktu, ama ateşin sıcaklığı yüzünü aydınlatıyordu. Çadırının yanında küçük bir su kabı vardı. Ellerini uzatıp suyun yüzeyine baktı.
Gökyüzündeki yıldızlar, sudan ona geri bakıyordu.
Ve o an… içinden şu cümle geçti:
“Acaba Hande de şu an bu yıldızlara bakıyor mu?”
Ateşin çıtırtıları içinde gözlerini kapadı. Ama zihni ona oyun oynuyordu. Rüzgar estiğinde, Hande’nin fısıltısını duyduğunu sandı.


İkisi de aynı gece, farklı yerlerde, ama aynı özlemle uykuya daldılar.
Ve rüyalarında… aynı yerde buluştular.
Rüya bir çöldü. Ama artık sonsuz bir yalnızlık değil, bir kavuşma alanıydı.
Hande, rüyasında bir vaha buldu. Suyu berraktı. Eğildi, ellerini suya daldırdı. Yüzüne birkaç damla serpti. Başını kaldırdı…
Ve karşıda, William duruyordu.
Ama gerçek gibi değildi. Sanki kumdan, ışıktan bir hayaldi.
Birbirlerine yaklaştılar. Konuşmadılar. Sadece göz göze geldiler.
Hande elini uzattı. William da uzattı.
Parmak uçları birbirine değdiği an…
Uyandılar.
Hande, şehirde bir han odasında gözlerini açtı. Kalbi hızla çarpıyordu.
William, çadırının içinde nefes nefese doğruldu. Alnında ter vardı.
İkisi de rüyanın bir oyun olup olmadığını düşündü. Ama içlerinden bir ses, bunun bir işaret olduğunu fısıldıyordu.

Ve o an anladılar:
Hasret, bazen bir insanı unutmaya değil, ona daha çok yaklaşmaya yarardı.
 

Konuyu görüntüleyen kullanıcılar

  • AsyA

Tema özelleştirme sistemi

Bu menüden forum temasının bazı alanlarını kendinize özel olarak düzenleye bilirsiniz

  • Geniş / Dar görünüm

    Temanızı geniş yada dar olarak kullanmak için kullanabileceğiniz bir yapıyı kontrolünü sağlayabilirsiniz.

    Izgara görünümlü forum listesi

    Forum listesindeki düzeni ızgara yada sıradan listeleme tarzındaki yapının kontrolünü sağlayabilirsiniz.

    Resimli ızgara modu

    Izgara forum listesinde resimleri açıp/kapatabileceğiniz yapının kontrolünü sağlayabilirsiniz.

    Kenar çubuğunu kapat

    Kenar çubuğunu kapatarak forumdaki kalabalık görünümde kurtulabilirsiniz.

    Sabit kenar çubuğu

    Kenar çubuğunu sabitleyerek daha kullanışlı ve erişiminizi kolaylaştırabilirsiniz.

    Köşe kıvrımlarını kapat

    Blokların köşelerinde bulunan kıvrımları kapatıp/açarak zevkinize göre kullanabilirsiniz.

  • Zevkini yansıtan renk kombinasyonunu seç
    Arkaplan resimleri
    Renk geçişli arkaplanlar
Geri