Annemle günün birinde kalabalık bir minibüse binmiştik. Nereye gittiğimizi pek hatırlamıyorum. Her zaman ki gibi nerde durduğum konusu pek umurunun köşesinden değildi annemin. Çok fazla kalabalık olan minibüsde ter ve ıslak sıcaklık midemi ağzıma getirdiğini çok iyi hatırlıyorum. Dev cüsseli insanlar beni sıkıştıra, sıkıştıra kapıya doğru ilerletmişlerdi. İçerinin rezil ter ve sigara kokusuna dayanamayan bir kadın bağırarak şoföre nefes alamadığını aç, kapı pencere diye dert yanmıştı, aslında dertte değil hiç durmadan söylenmişti. Şoför ise söylenen kadını susturmak için fesupanallah diyerek kapıyı açtı.
Kapıya yapışık duran ben ise kapının açılması ile kendimi boşlukta hissettim. Rüzgarın sert çarpışını önce ensemde hissettim. Saçlarım yüzümü kapattı. Ellerim bir şeyleri bir yerleri tutmayı yeltendi ama nafile. Aklımdan geçen son cümle kanlar içinde ölmek istemiyordum. Çocuk aklı işte. Bu dünyaya veda zamanım çabuk gelmişti. Oysa çocuk aklımın yarısı gittiğimiz ev misafirliğindeki poğaça, kısırlardaydı. Derken birden tutulduğumu hissettim, evet evet tutulmuştum. Ben daha ne olduğunu çözemeden onların bir ordu olup arkamda sıralandığını his ettim. Sanki bir duvar sırtımı içeri doğru iteklerken içerden de bir ip uzatılmış ve sıkıca tutup çekilmiştim.
Bana göre onlar beni kurtarmıştı insanlara göre ise mucize çocuk olmuştum. Anneme göre ise dikkatsizdim.
Farkına varıp kabullendiğim tek şey benim gizli bir sırrım vardı artık.
Liseye yeni başladığım dönem de çok içine kapanık biriydim. Kapanıklığım sebebi ile çok fazla kitabın içine düşmekten dışarıdaki dünyanın varlığını unuttuğum doğru. Selam verdiğim insan ve dertleştiğim insan sayısı; sıfır!
Annem beni çok fazla içime kapatmıştı. Bu böyle sürmemişti tabi. Değişik saç rengim ve değişen gözlerim çabuk fark edilmiş, okulun popüler kızları -(şanlarına daha çok şan eklemek için-) beni yanlarına vazo niyetine kabul etmişlerdi. Onlar nereye ben oraya. Bu sayede dünyaya kapanık hallerim biraz kırılmış, sohbet etme, fikirlerimi söyleme gibi eylemler edinerek bende varım demeye başlamıştım.
Okulumun sokaklarında çok fazla kaybolurdum. Eve gitme saatimi uzatmak için sürekli yeni sokaklar keşfeder kendimi eylerdim. Yine bir gün hiç bilmediğim bir sokağa dalmıştım. Kararmaya başlamış gökyüzünün altında sokakta ilerlerken ayağımda bir ağırlık hissettim. Ayağımın üstünde sanki görünmeyen bir taş varmışta ben kaldırırken zorlanıyormuşum gibi. Durdum ve kafamı çevirdim. Sokağın başında bir düzine halinde sıralanmış bana bakıyorlardı...