küçükken sandalye kapmaca oynardık. müzik durduğu zaman yanımızdakini iter yetersiz sayıda olan o sandalyelere oturmaya çalışırdık.
büyükler de bizi izler, hırs ile sandalyeye oturmayı başaranı alkışlardı.
büyüklerin "iş bitiricilik" diye övündüğü, "tuttuğunu koparmak" diye madalya taktığı o hırs, çocuğun bünyesinde zorbalığa dönüşüyor işte. "hakkını yedirme" derken kastettiğimiz şeyin, başkasının hakkını yeme pahasına da olsa üste çıkmak olduğunu anlıyorlar bir şekilde. çocuk etrafına baktığında, "lütfen" diyenin sırasının kapıldığını, bağırıp çağıranın işinin görüldüğünü görüyor. tevazu gösterenin tepesine binildiğini, kibirlenenin önünde ceket iliklendiğini de görüyor.
sonra biz kalkıp o çocuğa "arkadaşlarına iyi davran" diyoruz.
inandırıcı olmuyor haliyle.
suçu çocuğa, öğretmene ya da okula atıp kenara çekilme lüksümüz yok artık.
çünkü bizim akran zorbalığı dediğimiz şey ahlak karnemiz.
o karnede zayıf olan çocuk değil, biziz.
bizim değer yargılarımız, bizim önceliklerimiz, bizim başarı tanımlarımız sınıfta kaldı.
o atılan yumruk, o edilen küfür, o dışlama, bizim hırslarımızın kemikleşmiş hali. bizim "başarı" dediğimiz şey, başkalarını geçmek üzerine kurulu olduğu müddetçe, çocuklar da geçmek için itmeyi meşru sayacaklar.
sürekli "birinci" olmayı, "en iyi" olmayı, "en önde" olmayı kutsadığımız sürece, o çocuklar geride kalanları itip kakmaya devam edecek.
çünkü onlara öğrettiğimiz tek oyun "sandalye kapmaca".
müzik durduğunda ayakta kalmamak için, birini itmek zorundalar. bunun farkındalar.
biz, o sandalyeye oturanı alkışladığımız sürece kimin yere düştüğüyle ilgilenmeyecekler.
ezgi akgül / ankara
18 ocak 2026
büyükler de bizi izler, hırs ile sandalyeye oturmayı başaranı alkışlardı.
büyüklerin "iş bitiricilik" diye övündüğü, "tuttuğunu koparmak" diye madalya taktığı o hırs, çocuğun bünyesinde zorbalığa dönüşüyor işte. "hakkını yedirme" derken kastettiğimiz şeyin, başkasının hakkını yeme pahasına da olsa üste çıkmak olduğunu anlıyorlar bir şekilde. çocuk etrafına baktığında, "lütfen" diyenin sırasının kapıldığını, bağırıp çağıranın işinin görüldüğünü görüyor. tevazu gösterenin tepesine binildiğini, kibirlenenin önünde ceket iliklendiğini de görüyor.
sonra biz kalkıp o çocuğa "arkadaşlarına iyi davran" diyoruz.
inandırıcı olmuyor haliyle.
suçu çocuğa, öğretmene ya da okula atıp kenara çekilme lüksümüz yok artık.
çünkü bizim akran zorbalığı dediğimiz şey ahlak karnemiz.
o karnede zayıf olan çocuk değil, biziz.
bizim değer yargılarımız, bizim önceliklerimiz, bizim başarı tanımlarımız sınıfta kaldı.
o atılan yumruk, o edilen küfür, o dışlama, bizim hırslarımızın kemikleşmiş hali. bizim "başarı" dediğimiz şey, başkalarını geçmek üzerine kurulu olduğu müddetçe, çocuklar da geçmek için itmeyi meşru sayacaklar.
sürekli "birinci" olmayı, "en iyi" olmayı, "en önde" olmayı kutsadığımız sürece, o çocuklar geride kalanları itip kakmaya devam edecek.
çünkü onlara öğrettiğimiz tek oyun "sandalye kapmaca".
müzik durduğunda ayakta kalmamak için, birini itmek zorundalar. bunun farkındalar.
biz, o sandalyeye oturanı alkışladığımız sürece kimin yere düştüğüyle ilgilenmeyecekler.
ezgi akgül / ankara
18 ocak 2026
