SEKÜLER MUHAFAZAKÂR YOBAZLIĞA DAİR
Okuma oranları yüksek, üniversiteli sayısı daha fazla olan “sol” namıyla malûl bir sahil kentinde kravatlı, pek kibar ve nahif herhangi birinin kulağına, bir muziplik yapıp, sessizce “Tayyip iyi adamdır” deyip kenara çekilin… Sonra ağzından çıkanları sakince dinleyin…
Bir de bunlar dışında kalan orta kesim Anadolu kentlerinden birine gidin ve bu defa -henüz içlerinde kayda değer bir adam çıkaramamaları sebebiyle - mecburen “Atatürk ya da İsmet iyi bir adamdı” diye seslenin…
2 tepki biçimindeki kelimelere, cümlelere ve ses tonuna bakınca ortalama bir “Türk sosyolojisine” ulaşmak mümkündür…
Bu bir basit sosyolojik analiz aslında…
Anlayacağınız, okuma ya da üniversiteli olmakla “kültür ve karakter” arasında gelişimsel olarak olumlu bir korelasyon yok…
Hatta denilebilir ki, “tutumlar ya da ön yargısal reflekslerle” başlayan eğitim ya da okuma süreci bu tutumları “kibirle karışık bir özgüvene” dönüştürüyor.
Küçük yaşlardan itibaren seküler/sol mahallede büyüyen biri, genellikle hayat yolculuğuna oldukça sert bir asker/Kemalist ya da iktidar düşmanlığı karışımı bir tutumla başlıyor. Süper imkânların üstüne son derece aşırı tutucu bir sol muhafazakârlıkla sentezlenmiş bu kentli türü için “edep/adap/ etik ve ahlak gibi kavramlar bir tür “mahalle/çevrim içi” işlevine sahiptir.
Dinden arındırılmış bir profanlığın bilim maskesiyle harmanlandığı mahalle içi işleyişte, bireysellikle çerçevelenmiş bedenin kullanımı mahalle adetlerine göre dizayn edilir. Emperyal bir paradigmanın inşa ettiği totaliter iklimde serpilip büyüyen bu adetlerde, karşı mahalle diye bir yer yoktur zinhar. Hatta Batı’yı bir arada tutan “barbarlık” ile “İslam düşmanlığı” burada “batı hayranlığıyla” sentezlenmiştir.
Buna o kadar inandırılırlar ki, deyim yerindeyse “yok sayılan bu düşmanı” yaşatmamak için yemin ederler kutlu demokrasi aşkına!
Bunu merak eden, başta sorduğumuz soruyu Kadıköy, Bakırköy, Beşiktaş gibi semtlerde deneyimleyerek kolaylıkla öğrenebilir. Uzaktan bakıldığında pek beyefendi ya da hanımefendi gibi görünen suretlerin içinde, nasıl bir “ivedik” saklandığını ziyadesiyle göreceklerdir.
Rengi çok belirgin bu statik sol muhafazakârlıkta, üstü “liberallik ya da demokrasi” ile kaplanmış oldukça keskin ve sert bir mizaç vardır. Kibirle muhkem kılınmış bu mizacın kendinden gayrı kabul edeceği hiçbir şey yoktur. İlginç bir şekilde cemaat olmasalar da “ortak bir paradigmaları” vardır ve baskın bir mahalle kültürüne sahiptirler.
Bu mahallede iletişimin 2 dili vardır. Biri modern görünüm, diğeri ise “iyi bir aksiyon ve diksiyon dilidir”. Bu dil onlar için mahallede deneyimlenmiş üst, daha doğru “üstenci” bir dildir.
Azınlık kültürlerinde kendisini hissettiren aynı ortam ve havzalarda bir arada yaşama tutunma, bu mahalle kültüründe daha sert ve organize bir tutuma dönüşmüş ve bu dönüşüm de özlerinde baskın bir “üstenci” karakteri inşa etmiştir.
Bu üstençliğin tahakkümcü rahatlığı, biraz da kendilerine sınırsız bir alan açan emperyal paradigmanın “koşullu” desteğiyledir. Zira var oluşları, bu koşullu desteğin şartlarının yerine getirilmesinin zorunlu bir sonucudur.
Bu koşullu teslimiyetin kültürel ve hegemonik çıktıları ve kazanımları Batı hanesine yazılırken, performansa göre eksilip çoğalan günübirlik ekstralar da mahalle sakinleri arasında pay edilir.
Bu devran da böyle sürüp gider. Ya da en azından son sürümü piyasaya verilene kadar gününü gün ederler.
Gerçi, ülkemizdeki eğitim standartlarının bu mahallenin ayarlarına bırakın dokunmayı, o mahallenin keyfine göre dizayn edildiği hepimizin malumu…
Böyle olunca da kendi özgün paradigmasını inşa edememiş, kadime küskün, vizyonsuz ve misyonsuz, hemen her yıl yeni bir şeyler denemekle ömür tüketen garip bir eğitim döngüsünde, her türlü kazanım “emperyal paradigmanın” hanesine yazılır.
Arz ederim…
Kerim Aral
Okuma oranları yüksek, üniversiteli sayısı daha fazla olan “sol” namıyla malûl bir sahil kentinde kravatlı, pek kibar ve nahif herhangi birinin kulağına, bir muziplik yapıp, sessizce “Tayyip iyi adamdır” deyip kenara çekilin… Sonra ağzından çıkanları sakince dinleyin…
Bir de bunlar dışında kalan orta kesim Anadolu kentlerinden birine gidin ve bu defa -henüz içlerinde kayda değer bir adam çıkaramamaları sebebiyle - mecburen “Atatürk ya da İsmet iyi bir adamdı” diye seslenin…
2 tepki biçimindeki kelimelere, cümlelere ve ses tonuna bakınca ortalama bir “Türk sosyolojisine” ulaşmak mümkündür…
Bu bir basit sosyolojik analiz aslında…
Anlayacağınız, okuma ya da üniversiteli olmakla “kültür ve karakter” arasında gelişimsel olarak olumlu bir korelasyon yok…
Hatta denilebilir ki, “tutumlar ya da ön yargısal reflekslerle” başlayan eğitim ya da okuma süreci bu tutumları “kibirle karışık bir özgüvene” dönüştürüyor.
Küçük yaşlardan itibaren seküler/sol mahallede büyüyen biri, genellikle hayat yolculuğuna oldukça sert bir asker/Kemalist ya da iktidar düşmanlığı karışımı bir tutumla başlıyor. Süper imkânların üstüne son derece aşırı tutucu bir sol muhafazakârlıkla sentezlenmiş bu kentli türü için “edep/adap/ etik ve ahlak gibi kavramlar bir tür “mahalle/çevrim içi” işlevine sahiptir.
Dinden arındırılmış bir profanlığın bilim maskesiyle harmanlandığı mahalle içi işleyişte, bireysellikle çerçevelenmiş bedenin kullanımı mahalle adetlerine göre dizayn edilir. Emperyal bir paradigmanın inşa ettiği totaliter iklimde serpilip büyüyen bu adetlerde, karşı mahalle diye bir yer yoktur zinhar. Hatta Batı’yı bir arada tutan “barbarlık” ile “İslam düşmanlığı” burada “batı hayranlığıyla” sentezlenmiştir.
Buna o kadar inandırılırlar ki, deyim yerindeyse “yok sayılan bu düşmanı” yaşatmamak için yemin ederler kutlu demokrasi aşkına!
Bunu merak eden, başta sorduğumuz soruyu Kadıköy, Bakırköy, Beşiktaş gibi semtlerde deneyimleyerek kolaylıkla öğrenebilir. Uzaktan bakıldığında pek beyefendi ya da hanımefendi gibi görünen suretlerin içinde, nasıl bir “ivedik” saklandığını ziyadesiyle göreceklerdir.
Rengi çok belirgin bu statik sol muhafazakârlıkta, üstü “liberallik ya da demokrasi” ile kaplanmış oldukça keskin ve sert bir mizaç vardır. Kibirle muhkem kılınmış bu mizacın kendinden gayrı kabul edeceği hiçbir şey yoktur. İlginç bir şekilde cemaat olmasalar da “ortak bir paradigmaları” vardır ve baskın bir mahalle kültürüne sahiptirler.
Bu mahallede iletişimin 2 dili vardır. Biri modern görünüm, diğeri ise “iyi bir aksiyon ve diksiyon dilidir”. Bu dil onlar için mahallede deneyimlenmiş üst, daha doğru “üstenci” bir dildir.
Azınlık kültürlerinde kendisini hissettiren aynı ortam ve havzalarda bir arada yaşama tutunma, bu mahalle kültüründe daha sert ve organize bir tutuma dönüşmüş ve bu dönüşüm de özlerinde baskın bir “üstenci” karakteri inşa etmiştir.
Bu üstençliğin tahakkümcü rahatlığı, biraz da kendilerine sınırsız bir alan açan emperyal paradigmanın “koşullu” desteğiyledir. Zira var oluşları, bu koşullu desteğin şartlarının yerine getirilmesinin zorunlu bir sonucudur.
Bu koşullu teslimiyetin kültürel ve hegemonik çıktıları ve kazanımları Batı hanesine yazılırken, performansa göre eksilip çoğalan günübirlik ekstralar da mahalle sakinleri arasında pay edilir.
Bu devran da böyle sürüp gider. Ya da en azından son sürümü piyasaya verilene kadar gününü gün ederler.
Gerçi, ülkemizdeki eğitim standartlarının bu mahallenin ayarlarına bırakın dokunmayı, o mahallenin keyfine göre dizayn edildiği hepimizin malumu…
Böyle olunca da kendi özgün paradigmasını inşa edememiş, kadime küskün, vizyonsuz ve misyonsuz, hemen her yıl yeni bir şeyler denemekle ömür tüketen garip bir eğitim döngüsünde, her türlü kazanım “emperyal paradigmanın” hanesine yazılır.
Arz ederim…
Kerim Aral
