Teoman Duralı hoca, İran devriminin neden başarısız olacağını yıllar önce anlatmıştı:
“Öteden beri bu İslâmcılık lâfına ifrit oluyorum. İslâmcılık olağanüstü zararlı, anlamsız bir lâftır.
Üstelik ‘-cılık’ toplumculuk, sermâyecilik gibi Türkçede ideolojiye getirilen bir takıdır. İslâm, esas itibarıyla insan elinden çıkma değil. İslâmın kendini tarifinde bu var.
‘Hz. Muhammed’in elinden çıkmadır’ diyen yığınla adam tanıdım. Din, Tanrıdan gelsin veya gelmesin manevîdir. Tanrısı olmayan dinler de vardır.
Müslümanlığın temel iddiası da, her din gibi manevî kökenli olmasıdır.
Bu ‘-cılık’ ekiyle insanı bir yafta asmak, İslâma büyük bir bühtandır.
İslâm doğrudan doğruya dünya işlerine karışmaz. Karıştırırsanız, bozarsınız. Dünya işlerinde haklılık ile haksızlık vardır. Haksızlığın ortaya çıktığı yerde, bu İslâma hasredildiğinde, din olma özelliğini yitirir.
Rıza Paşa yokuşunda müdavimi olduğum bir kitapçı vardı: Redhouse. Bir gün yine kitaplara bakmağa girdim. İçeride genç bir adam duruyordu. Çok sevdiğim dostum Nubar Simonyan: ‘İrandan ilticâ etti, biz de kendisine iş verdik’ dedi.
1979’da ihtilâl sonrası İrandan yığınla insan kaçmıştı. O da onlardan biriydi. Tanıştık. Müslümanlığa nasıl küfrediyordu anlatamam.
‘Fırsatı ele geçirdiğimizde cemaatla birlikte camileri yakacağız, Kur’ânı…’ Haşa… Artık söylemeyeyim ne etmek istediğini.
‘Ne münâsebet, nasıl böyle konuşabiliyorsun, bu nasıl bir lâftır?’ dedim. ‘Babamı Allah adına, din adına idam ettiler’ dedi. Babası Şah devri siyâsetçilerdenmiş.
Yarın İranda varolan düzene karşı bir ihtilâlin sonucunda, bu kere, günün molla siyâsetçileri idam edilmeyecekler mi?
Dini ideolojileştirerek siyâsete indirgeyip âlet etmek kadar korkunç cinâyet düşünemiyorum.
Dini dünya işlerine âlet ettiğinizde, son sığınağımız olan dini böyle mahvediyorsunuz ve berhava ediyorsunuz.
Allah, insanların çekişmelerine, sürtüşmelerine konu kılınamaz. O sebeple dini, toplumu idare etmeğe memur edemezsiniz.
Tarihimizde hiçbir zaman Müslümanlık doğrudan siyasete âlet edilmemiştir.
Osmanlı düpedüz laikti. Benim dindar bir kişi olarak siyâset yapmam başka bir şey, Allahı dayanak noktası göstererek siyâset yapmam apayrı bir olaydır.
‘Ben yetkimi, gücümü ondan alıyorum, onun adına konuşuyorum’ demekse bambaşka.
Evet, ben inanan bir adam olabilirim, ibâdetimi yerine getiriyor olabilirim, o benim kişisel derdimdir; bu kimseyi bağlamaz ve ilgilendirmez.
Dinim neremden belli olur? Edebimden, ihlâsımdan, o kadar. Öbürü Allahla benim aramda.
İki şeye bir üçüncüsü burnunu sokamaz: Kadın–erkek ve Allah–kul ilişkisine.
Öbür dinlerde ruhbanlık vardır. Ruhban, dindevletini/teokrasiyi oluşturur, fakat bizde ruhban olmadığına göre, bir dindevletinden de söz edemeyiz.”
• Teoman Duralı’nın Öyle Geçer ki Zaman isimli söyleşi kitabından alıntılanmıştır.
“Öteden beri bu İslâmcılık lâfına ifrit oluyorum. İslâmcılık olağanüstü zararlı, anlamsız bir lâftır.
Üstelik ‘-cılık’ toplumculuk, sermâyecilik gibi Türkçede ideolojiye getirilen bir takıdır. İslâm, esas itibarıyla insan elinden çıkma değil. İslâmın kendini tarifinde bu var.
‘Hz. Muhammed’in elinden çıkmadır’ diyen yığınla adam tanıdım. Din, Tanrıdan gelsin veya gelmesin manevîdir. Tanrısı olmayan dinler de vardır.
Müslümanlığın temel iddiası da, her din gibi manevî kökenli olmasıdır.
Bu ‘-cılık’ ekiyle insanı bir yafta asmak, İslâma büyük bir bühtandır.
İslâm doğrudan doğruya dünya işlerine karışmaz. Karıştırırsanız, bozarsınız. Dünya işlerinde haklılık ile haksızlık vardır. Haksızlığın ortaya çıktığı yerde, bu İslâma hasredildiğinde, din olma özelliğini yitirir.
Rıza Paşa yokuşunda müdavimi olduğum bir kitapçı vardı: Redhouse. Bir gün yine kitaplara bakmağa girdim. İçeride genç bir adam duruyordu. Çok sevdiğim dostum Nubar Simonyan: ‘İrandan ilticâ etti, biz de kendisine iş verdik’ dedi.
1979’da ihtilâl sonrası İrandan yığınla insan kaçmıştı. O da onlardan biriydi. Tanıştık. Müslümanlığa nasıl küfrediyordu anlatamam.
‘Fırsatı ele geçirdiğimizde cemaatla birlikte camileri yakacağız, Kur’ânı…’ Haşa… Artık söylemeyeyim ne etmek istediğini.
‘Ne münâsebet, nasıl böyle konuşabiliyorsun, bu nasıl bir lâftır?’ dedim. ‘Babamı Allah adına, din adına idam ettiler’ dedi. Babası Şah devri siyâsetçilerdenmiş.
Yarın İranda varolan düzene karşı bir ihtilâlin sonucunda, bu kere, günün molla siyâsetçileri idam edilmeyecekler mi?
Dini ideolojileştirerek siyâsete indirgeyip âlet etmek kadar korkunç cinâyet düşünemiyorum.
Dini dünya işlerine âlet ettiğinizde, son sığınağımız olan dini böyle mahvediyorsunuz ve berhava ediyorsunuz.
Allah, insanların çekişmelerine, sürtüşmelerine konu kılınamaz. O sebeple dini, toplumu idare etmeğe memur edemezsiniz.
Tarihimizde hiçbir zaman Müslümanlık doğrudan siyasete âlet edilmemiştir.
Osmanlı düpedüz laikti. Benim dindar bir kişi olarak siyâset yapmam başka bir şey, Allahı dayanak noktası göstererek siyâset yapmam apayrı bir olaydır.
‘Ben yetkimi, gücümü ondan alıyorum, onun adına konuşuyorum’ demekse bambaşka.
Evet, ben inanan bir adam olabilirim, ibâdetimi yerine getiriyor olabilirim, o benim kişisel derdimdir; bu kimseyi bağlamaz ve ilgilendirmez.
Dinim neremden belli olur? Edebimden, ihlâsımdan, o kadar. Öbürü Allahla benim aramda.
İki şeye bir üçüncüsü burnunu sokamaz: Kadın–erkek ve Allah–kul ilişkisine.
Öbür dinlerde ruhbanlık vardır. Ruhban, dindevletini/teokrasiyi oluşturur, fakat bizde ruhban olmadığına göre, bir dindevletinden de söz edemeyiz.”
• Teoman Duralı’nın Öyle Geçer ki Zaman isimli söyleşi kitabından alıntılanmıştır.